11.08.2007

modern zamanlarda yaşamak


They say “In the land of Mordor The Dark Lord Sauron has made another ring.”
Çok ama çok güzel bir film seyrediyorum. Şuandaki sahne filmin en dramatik sahnesi galiba....
Ama seyretmeye dayanamıyorum. Bir mitralyöze karşı kılıçlarıyla, gövdeleriyle bütün bedenleriyle karşı durmaya çalışan bir avuç onurlu insanın katliamı. Böyle savaşmak ve böylesine ölmek herhalde çok mükemmel olsa gerek. Cana can , dişe diş öleceğini bilerek.... Bir yumruk tıkanmış durumda gırtlağımın taa köküne.

Böyle savaşmayı birşeye ve yanımdekilere beraber ölecek kadar güvenmeyi böylesine bir tutkuyla yaşayıp, böylesine sevebileceğim insanların elinden ölmeyi ne kadar isterdim

Modern zamanlar.... Suratına atılan bir tükürük, bir avuç balgam kusmuk kadar içerlek bir pisliği yüzünde taşımak ve bunu dünyanın en doğal haliymiş gibi görmek... Riyakarlığın erdem sayılığı bir dünyada üzerinden sarkan esneyen kusmuk balgam salkımlarıyla onurla ortalıkta dolaşmak... Bu mu erdem?! .... Bu mu yeni hayatın getirdikleri?!.... Bu mu modernlik?!.. . Tiksiniyorum bu yalanlardan..

Bunları hissediyorum ve malesef bunların doğallaştığını, alışkanlık haline geldiğini görüyorum; ki bunu malesef eskiden olduğu kadar yoğun da hissedemiyorum... Bunu hissettiğim şimdiki an, kutsal bir bulantı veriyor benim tenimi her hücresine atomuna kadar saran... Bu kadar mı düştüm? Bu kadar mı teslim oldum?... Bu kadar mı yaşamıyorum. Ne zaman öldüm ben de gömülmem gerekirken pis pis kokan çürümüş bir ceset olduğumu farketmedim. Ne kadar zamandır öldüğümün farkında değilim acaba? Ve kaç kişi daha ölü benim yanımda... Ve kaç kiş daha hortlak... Belki de hepimiz hortlağız bu çok güzel denizi, manzarası olan İstanbul dediğimiz orospu metropol tapınağı harabelerinde... Boş diyaloglarla kendi kendimizle konuşuyoruz aslında nefes alıp veren bir balığın ağzını açıp kapaması gibi. Yoğun geçirimsiz bir ortamdayız, ama, cinnetimiz öyle bir noktada ki nefes almaya çalışırken yaptığımız bu refleks hareketini iletişim zannetme gafletine düşüyoruz. Herkes ölü. Kimse bir şey duymuyor ki. Herkes ama herkes deli kendi sayıklamlarında evi zannettiği kendi mezarında .Ölüm bile ölüm değil. Suda bir balıksan ve ölürsen bir sürü başka atan kalbin atım sayısını arttırısın. Bu dahi yok. Ölümlerimizde yok bizim. Öldüğümüzü zannediyoruz ....Bize sunulan yaşam nedir ki ölüm tanımları içerisinde. Kim bilir ? Belki de matriks her yerde. Sadece biz bilmiyoruz.Ağzımızı açıp kapıyoruzç nefes al, nefes ver, nefes al, nefes ver.... İçinde yüzdüğümüz şey, dışarısı ise kolloid kıvamlı ağır akışkan yeşil kara renkli bir madde. Sıvı dahi değil...Nefes alıp verdiğimizi düşünürken giderek daha devinimsiz daha ölü hale geliyoruz. Bu sıvımtırak kıvamlı jelatin madde içimiz girdikçe zehirliyor bizi ki bu zehrin yan etkileri yaşadığını, konuştuğunu, seviştiğini sanmanın hezeyanları... Bir tür kriz. Ama ardılında ve takip edeninde “şimdi”yi hazırlayan gerçek dünyaya ait dinamikleri yok bu krizin. Kriz, hep krizz... Bilemediğimiz zamanlarda korkunç korkunç şeyler olmuş ve bu kriz doğmuş ama biz çok şanslıymışız, neyse ki bu kriz anında şu koca dünyada yer almamışız . Ne ise şu koca dünya dedikleri gerçek-üstü mekan , hiçbir biçimde artık ait olamadığımız?!.... Bu krizin ne olduğunu kronolojik, tarihi gerçekleriyle bir türlü bir referans olarak rasyonel zihnimize oturtamıyoruz. İşin ilginç tarafı yakın tarih olan annelerimizin çiçek açtığı ilk bahar yıllarında böyle bir kriz yokmuş. Şimdi onlarda anlayamıyorlar tuhaf bir şekilde partiküllere ayrılan ve zararlı nötronlar ya da protonlar gibi serbest kalıp süregelen mutluluk ve yapıları kanser yapan ünlü krizin ne olduğunu. Sadece kanseri hissediyorlar kokusunu alıyor ta burun direklerini sızlatan... Ama nedeninin bilemiyorlar. Sadece şunu yanlış bunu yanlış yapıyorsun diyorlar kendi sevgili çok, çok ama çok sevgili kutsal iç tartışmalarında. Ama ne zaman ki bu iş çözüm oluşturmak için karşılıklı bir diyaloğa girmeye başlıyorlar, işte o zaman bütün kolları kanatları sessizce kırılıyor ve yok oluyor... Ve daha sessiz ve biz cesetlerden çok daha ağır bir iç sıkıntısı ve hüzün yaşıyorlar...Onlar yaşıyorlar bu deneyimi... Çünkü .. Onlar yaşıyorlar, hayattalar... Bizim kadar çukurda değiller. Onların içinde bulunduğu ortam acı da olsa, oksijensiz ya da ham petrol atıklarıyla dolu olsa dahi onlar hala yaşıyorlar. Yaşıyormuş gibi yapmıyorlar....Ne kadar şanslıyım biliyor musunuz? En azından yaşamanın ne olduğunu izleyebiliyorum bu xtiğimin ceset gözlerimin kurtlanmış irisleriyle.......

Hiç yorum yok: