11.08.2007
modern zamanlarda yaşamak

They say “In the land of Mordor The Dark Lord Sauron has made another ring.”
Çok ama çok güzel bir film seyrediyorum. Şuandaki sahne filmin en dramatik sahnesi galiba....
Ama seyretmeye dayanamıyorum. Bir mitralyöze karşı kılıçlarıyla, gövdeleriyle bütün bedenleriyle karşı durmaya çalışan bir avuç onurlu insanın katliamı. Böyle savaşmak ve böylesine ölmek herhalde çok mükemmel olsa gerek. Cana can , dişe diş öleceğini bilerek.... Bir yumruk tıkanmış durumda gırtlağımın taa köküne.
Böyle savaşmayı birşeye ve yanımdekilere beraber ölecek kadar güvenmeyi böylesine bir tutkuyla yaşayıp, böylesine sevebileceğim insanların elinden ölmeyi ne kadar isterdim
Modern zamanlar.... Suratına atılan bir tükürük, bir avuç balgam kusmuk kadar içerlek bir pisliği yüzünde taşımak ve bunu dünyanın en doğal haliymiş gibi görmek... Riyakarlığın erdem sayılığı bir dünyada üzerinden sarkan esneyen kusmuk balgam salkımlarıyla onurla ortalıkta dolaşmak... Bu mu erdem?! .... Bu mu yeni hayatın getirdikleri?!.... Bu mu modernlik?!.. . Tiksiniyorum bu yalanlardan..
Bunları hissediyorum ve malesef bunların doğallaştığını, alışkanlık haline geldiğini görüyorum; ki bunu malesef eskiden olduğu kadar yoğun da hissedemiyorum... Bunu hissettiğim şimdiki an, kutsal bir bulantı veriyor benim tenimi her hücresine atomuna kadar saran... Bu kadar mı düştüm? Bu kadar mı teslim oldum?... Bu kadar mı yaşamıyorum. Ne zaman öldüm ben de gömülmem gerekirken pis pis kokan çürümüş bir ceset olduğumu farketmedim. Ne kadar zamandır öldüğümün farkında değilim acaba? Ve kaç kişi daha ölü benim yanımda... Ve kaç kiş daha hortlak... Belki de hepimiz hortlağız bu çok güzel denizi, manzarası olan İstanbul dediğimiz orospu metropol tapınağı harabelerinde... Boş diyaloglarla kendi kendimizle konuşuyoruz aslında nefes alıp veren bir balığın ağzını açıp kapaması gibi. Yoğun geçirimsiz bir ortamdayız, ama, cinnetimiz öyle bir noktada ki nefes almaya çalışırken yaptığımız bu refleks hareketini iletişim zannetme gafletine düşüyoruz. Herkes ölü. Kimse bir şey duymuyor ki. Herkes ama herkes deli kendi sayıklamlarında evi zannettiği kendi mezarında .Ölüm bile ölüm değil. Suda bir balıksan ve ölürsen bir sürü başka atan kalbin atım sayısını arttırısın. Bu dahi yok. Ölümlerimizde yok bizim. Öldüğümüzü zannediyoruz ....Bize sunulan yaşam nedir ki ölüm tanımları içerisinde. Kim bilir ? Belki de matriks her yerde. Sadece biz bilmiyoruz.Ağzımızı açıp kapıyoruzç nefes al, nefes ver, nefes al, nefes ver.... İçinde yüzdüğümüz şey, dışarısı ise kolloid kıvamlı ağır akışkan yeşil kara renkli bir madde. Sıvı dahi değil...Nefes alıp verdiğimizi düşünürken giderek daha devinimsiz daha ölü hale geliyoruz. Bu sıvımtırak kıvamlı jelatin madde içimiz girdikçe zehirliyor bizi ki bu zehrin yan etkileri yaşadığını, konuştuğunu, seviştiğini sanmanın hezeyanları... Bir tür kriz. Ama ardılında ve takip edeninde “şimdi”yi hazırlayan gerçek dünyaya ait dinamikleri yok bu krizin. Kriz, hep krizz... Bilemediğimiz zamanlarda korkunç korkunç şeyler olmuş ve bu kriz doğmuş ama biz çok şanslıymışız, neyse ki bu kriz anında şu koca dünyada yer almamışız . Ne ise şu koca dünya dedikleri gerçek-üstü mekan , hiçbir biçimde artık ait olamadığımız?!.... Bu krizin ne olduğunu kronolojik, tarihi gerçekleriyle bir türlü bir referans olarak rasyonel zihnimize oturtamıyoruz. İşin ilginç tarafı yakın tarih olan annelerimizin çiçek açtığı ilk bahar yıllarında böyle bir kriz yokmuş. Şimdi onlarda anlayamıyorlar tuhaf bir şekilde partiküllere ayrılan ve zararlı nötronlar ya da protonlar gibi serbest kalıp süregelen mutluluk ve yapıları kanser yapan ünlü krizin ne olduğunu. Sadece kanseri hissediyorlar kokusunu alıyor ta burun direklerini sızlatan... Ama nedeninin bilemiyorlar. Sadece şunu yanlış bunu yanlış yapıyorsun diyorlar kendi sevgili çok, çok ama çok sevgili kutsal iç tartışmalarında. Ama ne zaman ki bu iş çözüm oluşturmak için karşılıklı bir diyaloğa girmeye başlıyorlar, işte o zaman bütün kolları kanatları sessizce kırılıyor ve yok oluyor... Ve daha sessiz ve biz cesetlerden çok daha ağır bir iç sıkıntısı ve hüzün yaşıyorlar...Onlar yaşıyorlar bu deneyimi... Çünkü .. Onlar yaşıyorlar, hayattalar... Bizim kadar çukurda değiller. Onların içinde bulunduğu ortam acı da olsa, oksijensiz ya da ham petrol atıklarıyla dolu olsa dahi onlar hala yaşıyorlar. Yaşıyormuş gibi yapmıyorlar....Ne kadar şanslıyım biliyor musunuz? En azından yaşamanın ne olduğunu izleyebiliyorum bu xtiğimin ceset gözlerimin kurtlanmış irisleriyle.......
15.06.2007
ARTIKLAR

Kendimi Mendel’in pörsümüş, dışı içine kaçmış bezelye tanesi gibi hissediyorum.. ..
Nasıl başlar masallar... Birvarmış biryokmuş ...Deve tellal iken pire berber iken, ben anamın beşiğini tıngııır mıngır sallar iken....
LABiRENT
Karanlık yoğun, sıcak yapış yapış ve kalındı.. Karanlığın karanlık olduğunun bile bilincinde değildim.. Ancak sıcaklık, yapış yapışlık benim karanlık olmadığımı, bu kıvamlı sıvımsı varlıktan farklı olduğumu hissetmeme neden oluyordu. Bu tuhaf körlüğün içerisinde - ki aslında görme diye bir duyudan bahsetmenin bir anlamı yok - düşme korkusuna dahi kapılmadan hareket ettim. Ayakta durmak diye bir kavramım da yoktu. Sadece vardım. Hareket edip, karanlığı hissedip, ondan farklı bir şey olduğumu anlıyordum. Benim dışımda birşey. Benim dışım... Ve ben !!??? birşeyin içindeyim.
18 yaşım
(yok böyle bir yaş). Hala bir şeyin içindeyim. Sadece o bir şeyi hissediyorum, içinde olduğumu anladığım bir şeyi. Ama bu kez farklı. Bu bir şeyden farklı olduğum, onu derimde hissetiğim duygusu yok (artık deri diye bir şeyin ne olduğunu biliyorum. Biyoloji dersinde öğrettiler bize. Bizler organizmalarmışız ve doğadan farklıymışız. Bedenimizi katmanlaşmış bilgiler yığını olarak çok da iyi öğreniyorum. Hücre zarından, üç kat epitel dokudan oluşan derinin yapısına, moleküler yapısına kadar (ikisıra yağ -bir sıra protein)
Sonra protein moleküllerini oluşturan karbonların yanayana gelişlerini, falan, hepsini öğreniyorum, hem de su gibi... Ama ? .... Ama ..? Sadece içinde yer aldığımı anladığım bir durum var. izliyorum. (Artık bir yer aldığımı ve izlediğimi biliyorum, buna ait bir de bilincim var). Ama oradan farklı bir şey olduğuma ait o ilk duygu, var olduğuma dair o temel duygu yok. Sadece dışım var, ben bir kamerayım sürekli kaydeden.
Kaydettiğim her şeyi kontrol anlarında parazitsiz olarak tekrar gösterebildiğim müddetçe alkışlanıyorum. Ama hep, hep kaydediyorum. Sadece kaydediyorum. Bilgi bankalarım doluyor.
Hala hareket ediyorum. Ve hep bir fısıltı var dışarda.: “düşeceksin, dikkat et, düşeceksin dikkat et. Düşeceksin dikkat et...Düşeceksin dikkaaaaaatttttt eeeeeeetttt” diye giderek artan bir tempoda ve seste beni “dostça” uyarıyor. Hep doğru taşlara basıyorum, onların gösterdiği, kirli beyaz renkte. Düşme diye bir kavram yer alıyor bilincimde. Korktuğumu zannediyorum düşmekten ama, dediğim gibi sadece izleyip kaydediyorum, hoş bir biçimim ben, kıvançlıyım böyle olmaktan üstelik....
Düşüş??
N’apıyorum?... Arkadaşlarımın yanında bana sarıldı. Bana sarıldı, aman tanrım, benim sahibim olduğunu adeta ilan etti (bana dokundu !!! BANA dokundu). Boğuluyorum zannettim. Ben tek başına hareket eden bir kaydedici idim, özgür ve iyiydim. Ama o bana dokundu... Sesler kulağımda kreşendoya ulaştılar “dikkat et(Islak dudaklar dudaklarıma dokunuyor. ) dikkat et dikkaaaaaatttt eeeeetttttttt” başka hiç bir şey hissetmedim. Sadece ve sadece o sesleri duyuyordum. Bu böyle devam etti. Zavallı ilk sevgilim.. Bilmiyorsun, ben bir kaydediciyim. Ben de bilmiyordum.
Korkuyla tanıştım ... Çünkü bana birisi dokundu, dışarısının karşısında var olduğumu anlattı bana. Ödüm koptu. Karanlık gibi idi. Ancak bu kez gerçekten karanlıktı çünkü aydınlık diye bir bilincim oluşmuştu, ama karanlığın ne olduğu bilinç değildi.
Ne güzel dışarısı vardı, ben de emiyordum onu hafızama. Ama o bana dokundu. Artık korkuyorum. Çok korkuyorum. Çünkü sadece dışarısı yok, artık bedenim de var galiba. Hem de biyoloji kitaplarındaki gibi değil. Vücudum sadece zihnimi taşıyan bir yapı değilmiş. Ben varmışım. Boğuluyorum....
....Cüce ....Passolini
Saat 8. Ana haber bülteni.
“Bakın bakın gördünüz mü cüceyi? Hemddeee Boğaziçi’ni bitirmiş. Bilgisayar uzmanı. 90cm boyunda ve 1.60lık kızla evleniyor. işte Azmin Zaferi sayın seyirciler”
“iğrenç”diyorum. “Adama resmen sen cücesiiin sen cücesiiiin diye bağırıyorlar.” Oysa o bir insan, senin ve benim gibi.”
Rakı içiyoruz. O da “Buna dayanamıyorsun değil mi ?... Cüce’nin görüntüsüne katlanamıyorsun” diyor. Tartışıyoruz. Beni burjuva ahlakının iki yüzlülüğünü göstermekle, faşistlikle suçluyor. Gerginim.
Reddediyorum..
Ünal’ın Dersi:..... “Passolini o kadar harsh filmler yapıyor ki, filmin benim üzerime uyguladığı terör nedeni ile kasılıp kalıyorum. Lanet olsun diyorum. Bende her şeyin lay lay lom olduğu bir dünya istemiyorum ama bu kadar da sert olmamalı galiba. Bana ilişki kurma fırsatı tanımıyor. Denge olmalı..”diyor bir kız ..Ona itiraz ediyorum için için ve kendimle de yüzleşiyorum .... Düşünüyorum bir taraftan da, işte bir başka cüce görmememe isteği daha. Rahatsız edilmek istemediğimi anlıyorum. Daha doğrusu rahatsız olduğumu anlıyorum. içimi dürtüklüyor. Dışarısı bana batıyor. Çok acı veriyor. Korkuyorum. Ödüm kopuyor. İki yüzlülüğü anlıyorum.
Kabul ediyorum.
Karanlık bir oda. Başkasının evi. Benim için olmayan bir yer.
Nefes alışlar. Aç bacaklarını noooluuur, lütfen, biraz daha aç. Tanrım ne yapıyorum. Kulaklarım patlamak üzere düşüyorsuuuuuuun düşüyorsuuunn dikkat et, dikkat et. Canım yanıyor, çok canım yanıyor. Boğuluyorum... Ne yaptım ben? Karanlık pis, yapış yapış, ıslak...ne yaptım ben........................…. … …. .. . . . . . .
Artık hep karanlık. Sağır, kör. Artık dışarısı yok. içerisi de olmasın istiyorum.. Hiç olmak istiyorum. Bana kimse dokunmasın. Kıvrılayım kıvrılayım tekrar bir embriyo olayım. Bir kutuya girip hiçbir şey hissetmeyeyim. Kendimi acım içerisinde yukardan seyrediyorum. Tekrar hiç olabilmek için kendime verdiğim biçimi içerimdeki başka bir bilinçle yukardan izleyip alaycı bir biçimde gülüyorum. Yaşamak acı veriyormuş değil mi?? Sartre’ın dediği gibi başka beden cehennemmiş değil mi, ya kendi bedenin, o değil mi sanki?.
taciz
... Ne kolay eleştiriyoruz birbirimizi. Ne kolay ahkamlar kesiyoruz birbirimiz hakkında. Ne kadar çabuk iki kere iki dört ediyor. Bu nasıl bir rahatlık, bu kadar derinlere daldırıp, batırıp hançerini taaa köküne kadar, sağa soğa çevirmek, daha iyi oymak. “Bak ne kadar yalnış bu yaptığın, ama benn, daha iyisini biliyorum” demek. “Sen salaksın” demek. Ne kolay. Allah kahretsin bok kafalılar.
Kendimle yüzleşmek zaten acı verici. Bir de hesap vermeye dönüşünce, iyice dayanılmaz oluyor. Dostluk adına her türlü duygunuzun içerisine itina ile sıçılır. Ne var lan... Ne demeye çalışıyorsun...Bak o seni sevmiyor. Neden bahaneler buluyorsun onun adına.Bak sen sümsüğün tekisin aslında. Geri zekalı orospu, neden hesap veriyorsun, neden onun hayatına nüfuz etmesine izin veriyorsun. Siktirsin pezevenk. .. Siktirin lan hepiniz... Ben de siktirolayım..
“Ne” siniz ki ha? Ben neyim ki ha .. delinin bellediği gibi bellemişimiz bir tarafımızı. Acıyorum…. Acı kendine.. Yüzleşme bir türlü.. Ağla sızla, bunalıma falan gir. Hani bir şey yapmak, hani senin hayatın.? Sen sahip çıkmaz da terk edersen başkalarına, tabi doldurururlar içini büyük bir zevkle… Basarlar acılarının üzerine ellerine basar gibi o yumuşak narin, ama pis ayaklarıyla.. Dudaklarına kan bulaşmıştır. Gülümserler sana dostane ama, dişlerinin arasından kan, irin, kusmuk sızar. Daha yeni bir leş parçalamıştır iktidar isteyen vahşi ağızlar, suratlar... Henüz doymuştur ama dahası da fena olmaz hani. Çikolata aromalı kahve gibi bir nefaset bırakır damaklarında, NEDEN ?
Yatmışsındır önlerine bacaklarını açıp düzsünler diye. Yatmışsındır önlerine, uzatıp boynunu ağızlarına, rahat parçalasınlar diye... Ama onlar başparmaklarından da başlayabilirler kemirmeye… Tıpkı çakallar gibidirler, ıssırılar sağını solunu, boyları yetmez bazen gırtlağına. ince ince lime limedir acı. Ölümü düşünemezsin bile bu acı şokları ile dağlanmaktan. Sadece bitsin istersin. Ama açmışsındır kendini bir kere, savunmasızsındır. Yok çıkarı artık, yok sonu. Bitmiş bu iş. Koca bir götsün ortalıkta yatan. That’s all. Ne bir eksik ne bir fazla...
ağıt
Selma’nın anısına
“Bir ölü yumdu gözlerini hiç kapamadan”
Ne tuhaf bir acı bu böyle. Mutsuzluk, yas hepsi bir arada. Gülen yüzün geliyor, fıkır fıkır delişmen,..kelebek tokalar..Bir türlü yatışamayan saçlar, kısa etekler,... Sevgili Selma.. Ne yazayım bilemiyorum artık yoksun. Dört kurşun delmiş hayatını, ağzından püskürmüş yuvana, kurduğun herşeye. Sevgili Selma, pis kokulu bir morgda yatıyorsun, solmuş delişmen gülümsemelerin, emmiş katilin ne var ne yoksa yüreğinde. Herkes gelmiş evinin önüne seni yolcu etmeye. Bin tane kadın. Hepsi ağlamışlar ardından, uğurlamışlar seni, nur içinde yat demişler… Sevgili Selma.. Bir ölü yumdu gözlerini hiç kapamadan.....ah sevgili selma ah...
Ben çocukken, evimizin banyosunun oldukça küçük bir penceresi vardı. Birileri görmesin diye de kahverengi bir bez çekili olurdu. Banyo hep karanlıktı. Burada kocaman, bakırdan bir banyo kazanı bulunurdu. Altındaki ocağı tutuştururduk. Odunlar yanarken içerisi mis gibi odun, yanık odun kokardı. Bazen banyo yaparken elektrikler kesilirdi (o yıllarda hep elektrik tasarrufu yapılırdı). Sımsıcak suyu başından aşağı dökerken o su damlacıklarında, banyo kazanının sıcak sarı alevleri parıldardı. Karanlıkta başından aşağı, sıcak sihirli mücevherler akıyormuş gibi ve mis gibi odun kokusu... Ben küçükken hayat böyle kokardı. Sıcak, loş, için için ışıltılı. Karanlıktaki ateşler, pıtırdayan ışık mücevherleri haline gelmiş sıcak su damlaları... Hayat mis gibi yanık odun, reçine kokardı. şimdi hayat kokmuyor. Hiçbirşeyin ışıltısı yok, kokusu yok. Tek ışıltı mum alevinde parıldayan göz yaşlarımda, bir mabet şu anda odam, zihnim. Path metheny - Charlie Haden, Beyond the Missouri Sky, tarçın kokusu, kırmızı mum, çalışan bilgisayarımın uğultusu, başımda sızı, içimde sıkıntı, içimde acı, sevgili selma ah sevgili selma..
kıyı
Olmayan başka bir yer aslında....Yolculukta bir mola...Aralarda bir yerdeyim.. Aslında tam kıyıda. Arkamda gürül gürül akan otoyol, yoğun sis, dükkanlar, hayat; önümde 30cm yüksekliğinde korkuluk, hemen ardında alabildiğine derin yeşile bulanmış uçurum. Aşağı bakmak derin bir biçimde içimi titretiyor, sınırı yok çünkü bu derinliğin. Doğa öylesine güçlü ki burada... Sis ve yeşil birbirlerine karışıp hiçliğin içerisinde yok oluyorlar. Alabildiğine sakin, alabildiğine sessiz, suskun, belirsiz, puslu ve sihirli, insanlığıma dair her şeyi bir karadelik gibi içerisine emiyor. Elimde mis gibi demli çay. Her şeyi yutan uçurumun dayanılmaz çekiciliği. Sanki atlasan düşecekmişsin gibi değil, sanki uçup, o sonsuzluğun bir parçası olabilecek, hep orada kendin olmadan var olacakmışsın gibi... O kadar dayanılmaz bir yaşam enerjisi ki seni de çekiyor. Düşünüyorum anlık bilinç noktalarında yoksa bu bir intihar isteği mi diye dürüstçe?? O sonsuz dinginliğin bir parçası olma isteği, bir buğu gibi hafiif olma arzusu... Bu, bir an için öylesine yoğun ki varlığımın ağırlığı yüreğimde derin haz veren bir sızı olarak ısırıyor beni…
ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın.... ya çember sen isen??
Şu fallus meselesi
Erkeklerin içi yok. Belki de onun için onlar demiurgos* lar. Onlar herşeyin dışında duruyorlar. Benimse dışım yok. Ben herşeyi iç olarak yaşıyorum. Ben safi “iç”im. Sürekli hissetmekten, hayatın derin hazları ve acılarıyla yoğun bir temas, bir tür kovalent bağ, ortak bir organizma oluşturmuş olmaktan dolayı öylesine yoğun çalkantılardayım ki, öylesine sıcak, öylesine derin, yakıcı yaşıyorum ki, kendimi ondan farklı bir şey olarak göremiyorum. Onun için demiurgos olamam, dünya kuramam. Hiçbirşeyi dışından göremiyorum.
Onu düşünüyorum tekrar, bir yazısı üzerine. “Avucuma dolan çocuğumun kusmuğunun sıcaklığında onu içime aldım, onun vücuduna dokundum ve çocuğumla olan ilişkimi yeniden tasarladım” diyor. O zaman ayıktım bu duruma; kendime ve şu fallus meselesine. O bir dış ama iç olmayı arzuluyor. Ben bir içim ama dış olmayı arzuluyorum. Ya dışındasın ya içinde …
Artık düşüceksin diyen sesler yok zihnimde.. Alabildiğine dingin. Yaprak kıpırdamıyor. Düşme korkusu olduğu zaman, aslında ayakta durmaya ait bir bilincim vardı. Dolayısıyla bir şeye dayandığım, bir zemine bastığım. fiu anda, zemine ait bilincim bilinçli bir biçimde geçerliğini kaybetti. Hiçbir yere dokunamıyorum. Köksüz bir ağaç gibi, Maqruitte vari bir biçimde boşluktayım. Beni bağlayan bütün bağlar, korkular, inançlar, değerler, aile, zart zurt, yani dışarısı, beni tutup sündürüp bedenimi, kollarımı, bacaklarımı oluşturup, eğip büküp çarpıp bağlıyorlarmış. Onlar kaybolunca birdenbire bütün bu uzuvlar teker teker kangren olmuş gibi çürüyüp döküldüler. Yüzen bir küre gibiyim, boşluktaki gezegen gibiyim. içinde yer aldığım şey artık ne karanlık ne aydınlık, nötr, kör (ve sıkıcı) tuhaf......
Düşmek istenci, arzusu dolaşıyor kanımda, neredeyse sabırsızlıkla. Herşeyden düşmek, bırakıvermek kendini bilinmeze... Bugünüm yüreğime vurulmuş pranga gibi… Heyyecaaaan ister deli gönül, uçmak ister bir maceraya…
kabus
Eve geliyorum. Sahanlık tuhaf sessiz. Kitaplarım, günlüklerim, kıyafetlerim, resimlerim, mektuplarım, çantalarım, hepsi bir yığın halinde fırlatılıp atılmış buraya. içimde nasıl bir acı bir öfke, dayanılmaz bir haksızlık duygusu, ihanet, tecavüze uğranmışlık duygusu, herşeyim ama herşeyim dışarda, herkesin gözü önünde. Neden diyorum anneme, neden böyle yaptın, eğer söyleseydin, giderdim. Eğer söylese idin??...Giderdim... “Napalım” diyor soğukkanlılıkla, “Odana ihtiyacım vardı, yeniden döşedim, bakalım beğenecek misin?” Odaya bakıyorum hayretten şok olmuş bir ifade ile. Evet yeniden dekore edilmiş zarif bir oturma odası olmuş, hep soruyorum kendime, neden ?! Neden? Tekrar dışarı çıkıyorum, küskün, yüreğim acıyor; bakıyorum, sahanlık yok olmuş, beton döşeme eski ahşaptan yapılmış, sanki bin yıldan beri öylece duruyormuş gibi tozlu bambaşka bir şeye dönüşmüş. içerisi loş, tavandaki yarıklardan gelen ışık huzmeleri, buradaki belirsizliği, tavanının derinliğini iyice arttırıyor. Döşemede yer yer büyük delikler var. Bir kız çocuğu oynuyor orada. fiarkılar mırıldanarak. O bana emanetmiş. fiimdi düşecek diyorum o deliğe, şimdi....şimdi.... Demeye kalmadan düşüyor. Arkasından atılıyorum panikle, yakalayabilmek için, ellerimi uzatıyorum deliğin içine, kırık tahtalara aldırmadan; ama karanlık deliğin birden boşluk değil, pislik dolu olduğunun anlıyorum. Boğuluyorum, elimi tiksinti ile geri çekiyorum, elime sıvaşmış olan balçığın aslında bir fare olduğunu görüyorum ve sivri dişleri ısısıyor elimi... Uyandığım halde elim acımaya devam ediyor. Ödüm kopuyor, lambanın anahtarı bile bir an için karanlıkta uğursuz yeşil bir bakış gönderen bir iblisin tek gözü gibi geliyor...
felsefe…
Düşünürken masa lambamın sarı sıcak ışık küresinin altında ve çevremi uzağımı sarmışken karanlık, ne bu mekan içinde yaşadığım eve ait ne de değil. Sona ait sonsuz bir yer gibi. Ne tuhaf birey olmak. Dünya senin düşünce merkezine göre var. Sonra düşündüm. Benim odam bir apartman dairesinin bir parçası,.altında ve üstünde de onlardan var, her birinde ayrı bir ben, ya da sen, sonra ulaşamadığın her yerde yaşam yığınları üstüste binmiş bir biçimde var ve kocaman dünyanın her köşesinde bu böyle ve sonra gece, sonra derin karanlık hepsinin üstünde... Ne kadar küçüğüz, ne kadar komiğiz. Heryerde benzer şeyler farklılılık adına yenibaştan gerçekleşiyor. Gerçekliği yok aslında bunların. Hepsi “ben”de var. Yorganımın altında, gözkapaklarımın gerisinde, kafatasımın içindeki doluluğun içindeki boşlukta. Sanki sadece zihnim “ben”im..Bazen kollarım, bacaklarım bana aitmiş gibi gelmiyor. Kasıyorum o zaman onları. Hareket ettiklerini görüyorum. Ne tuhaf ??!
Aşk
Gönlüm senin esirin, galbim senin yar... Yüreğim artezyen kuyusu gibi. Duygular öyle yoğun ve öylesine hızlı fışkırıyor ki, onları yakalayamıyor, tanımlayamıyorum. Yazmaya kalem yetmiyor. Hepsi pembe, siyah, mor,kızıl, sarı, yürek gözümde. Öyle çoklar ki yakalayamıyor, hangisi hangisidir anlayamıyorum. Ahh aşk, en güzeli seni yaşamak, ne tatlı ne acı, ne güzel ne canlı bir duygusun sen. Uçurumdan aşağı boşalan su gibi, fıkır fıkır, sert, ürkütücü, etrafında güneşin yedi rengi gökkuşağı, altında depderin karanlık su. Mutluluk ve acı. ikiniz bir aradasınız. Hayatı bunun için çok seviyorum.
Kedi
Adını Pala koydum. Ömrümde böyle sinirli bir yavru görmedim. Kucaktan inmiyor ve hareket edip rahatını bozduğun anda bağırıyor, isyan çığlıkları atıyor. Bütün elektiriğimi alıyor. O minicik patileri ile belimin kıvrımı ile yeleğimin arasındaki boşluğa tırmanıp, sırtımda bir yerlerde uyuyor. Nasıl çalışıcam ben bu yaratıkla diye soruyorum kendime, kıvançlı, memnun mesut. Hayat hayat, ne tuhafsın. Seni çok seviyorum çok... Sen başkalarına benzeme sakın, hep böyle kal hep cana yakın.
Kedi uyur ben uyurum. Ne güzel ne sıcak ne huzurlu. Herşey beyaz, herşey düz, kıpırtısız…Kulaklarımda sessizlik beyaz… Mırıltılar yavruağzı, uçuşuyorlar etrafımı saran beyaz bulutta. Kedi uyur ben uyurum. Ben uyuşurum. Kedi afyondur abi, Marx haltetmiş. Üstelik adamı cehenneme de götürmez......ne güzel....
Ölüm
Kedi adamı cehenneme götürmez diye veciz bir laf etmişim. Üç gündür cehennemi tattırdı bana. Bomboş bir vücut kaldı ondan geriye. Boş, zavallı, öyle masum. Hayat işte. Beni hem çok mutlu etti hem çok üzdü. Yine de geldiğin için teşekkürler canım kedim. Seni seviyorum. Bıcırık!! Biliyorum ki hiçbirşeyin farkında değilsin. Ne yaşadın ne öldün. Bir vardın bir yok.Teşekkürler tanrım. Üzgünüm.....
Kedi uyur ben uyurum.
Kedi ölür,
Benim içimdeki kedi ölür.
Ben ölürüm...
Sonra tekrar dirilirim.
Ancak, ölü olan yerlerim mordur.
Pis kokar.
Hayatım da morarır। .....Kedi ölür, ben hüzünlenirim, ben ölürüm......